H.MEHMET KILIÇ

Yazdır PDF

 

H.MEHMET KILIÇ 

 

İşte bu meçhul kahramanlardan hayatta kalan Hacı Mehmet Kılıç, Medine Müdafaası’ndan Büyük Taarruz’a uzanan bir şanlı destanı bugünkü kuşaklara anlatıyor.

Gazi Hacı Mehmet kılıç’ın küçücük evine 70 yıl önce yaşadığı olayları bekli hatırlayamaz endişesiyle gittik. 90 yaşında olmak bir asır yaşamak demekti ve bir insanın 70 yıl öncesini hatırlayabilmesi için çok uzun bir zamandı. Ancak yanılmıştık. Elini öptükten sonra kendisinden savaş hatıralarını dinlemek istediğimi söyledim. Gazi, olayları yalnızca hatırlamıyordu,anlatırken onları tekrar yaşıyordu. Detaylar bile unutulmamıştı. Konuşurken, yetmiş yıl öncesinin acılarını yeniden yaşayan ve bir insanın bazen sesli,bazen de sessizce ağlayışıyla yüzyüze olmanın üzüntüsünün ne kadar derin olduğunu söylemeye gerek yoktur sanıyorum.

Hacı Mehmet kılıç’ın savaş hikayesi, Büyük Taarruz’un akabinde İzmir’de sona eriyor. Fakat hayatında bitmeyen iki şey var. Biri kader çizgisinde Arap’ın rolü, diğeriyse uzun yolculuklar ve maceralarla dolu hayatıdır. Köyden ayrılarak iş bulmak üzere karaman’a gider ve orada bir Arap’la arkadaşlık kurar. Arap, bir İngiliz generalini öldürdüğü için kaçmış, Türkiye’ye gelmiştir. Bu Arap’a yardım eder. Şoför ve makinist olan bu adamın yardımıyla mesleği öğrenerek Mersin’e yerleşir. Daha sonra başka evliliklerde yapan Hacı Mehmet kılıç’ın son hanımı gibi ilk hanımı da Arap’tır. Bu kadın, Fransız işgali sırasında Mersin’e Türk bayrağını ilk defa çeken kadındır.

Hacı Mehmet kılıç’ın hayatında değişmeyen şeylerden birinin de maceralı hayatı olduğunu söyledik. Bu, Amerika’ya , Teksas’a tek başına yaptığı yolculuklar sırasındaki maceraları ihtiva ediyor.

Yaşlı bir hafızanın, 70 yıl önce yaşadığı olayların ayrıntılarından bazılarını ve olayların tarihlerini pek doğru bir biçimde anlatmakta zorluk çekmesini olağan kabul etmek gerekiyor. Ancak bu ihtiyarı dinlerken, Türk olmaktan duyduğu gururu, olaylarla yoğrulmuş bu kişiliğin şahsında Türk soyunun, İslam dünyası içindeki yerini bir kere daha idrak etmemek mümkün değildir. Bizim açımızdan ortaya çıkan zorluk, yedi yıllık macerasını birkaç saat içine sığdırmak zorunda kalmaktı. İlaveten bu konuşmayı yazarken ikinci bir kısaltma daha yapmak gerekti. Bu yüzden konuşmanın bir özetini sunabiliyoruz okuyuculara burada sözü daha fazla uzatmadan, Medine müdafaası’n dan büyük taarruz’a uzanan, bir neslin kahramanca mücadelesini Sayın Gazi Mehmet kılıç’tan dinlemeye başlayalım.Birinci Dünya savaşı’na katıldınız, yedi yıldan fazla Arabistan çöllerinde mücadele verdiniz,daha sonra milli mücadele’de yer aldınız.siz bu zorlu kavganın isimsiz binlerce neferinden birisiniz. Sizin hayat hikayeniz bir bakıma onların da hayat hikayesidir. Medine müdafaasın’ndan Büyük Taarruz’a uzanan mücadeleniz nasıl başladı? İçel’in Gülnar kazası gazende köyünde doğdum. Tevellüdüm 313. Beni askere aldıkları zaman 19 yaşındaydım. Devletin başında Sultan vahdettin vardı. Yeşil elbiseli zaptiyeler(jandarmalar) köyümüze geldiler ve benimle birlikte diğer 313 tevellütlü olanları Gülnar’a götürdüler. Orada birkaç gün kaldıktan sonra yaya olarak Silifke’ye gönderdiler. Hatırladığım kadarıyla 1332 1333 yıllarıydı.yaya yolculuk ediyorduk. Ayaklarımızda çarıklar vardı. Yolda zaptiyeler bizi kırbaçlıyorlardı. Silifke’ye giderken toplam yüz çarıklı yayadan ibarettik.

 

-Peki size giyecek ve yiyecek vermediler mi askere aldıklarında?

-Hiçbir şey vermediler. Giyeceğimizi eve yiyeceğimizi kendimiz temin etmiştik. Silifke’de iki gün kaldık. Bize yeni katılanlar oldu ve sayımız üçyüz kişiyi buldu. Oradan yine yaya olarak Mersin’e doğru yola koyulduk.


<!--[if !supportLineBreakNewLine]-->
<!--[endif]-->

ÜÇ GÜN YAYA OLARAK

-Yani 140 kilometrelik yola yaya olarak gidiyorsunuz

-Evet yaya olarak. Kaç kilometre olduğunu bilmiyorum. Yolculuğumuz iki gün sürdü. Geceleri yatıyor, gündüzleri tek sıra halinde yürüyorduk. Otomobilin adını bile bilmiyorduk o zaman, Bazen geceleri de yürüyorduk. Gündüzleri çok sıcak olurdu. Sıcak bastıgında bir su başında uyuyor,ikindi serinliginde terar yola koyuluyorduk.Sıcak memleket bazen yolda firara kalkışanlar da oluyordu.Etrafımızda zaptiyelerde vardı ve firar edeler yüzünden bizi kimi zaman kırbaçlıyorlardı.Mersin’e geldikten sonra bizi bir yere doldurdular.Üstüste yatıyorduk kimse kaçmasın diye sıkı güvenlik tekbirleri almıilardı.

Ertesi gün yine Adana ya yaya olarak yola koyulduk. O zaman şimdiki gibi yol yoktu.Derelerden tepelerden ve tarlalardan geçerek gidiyorduk.Zaptiyeler atlı,biz yayaydık ve bizi kırbaçlayarak götürüyorlardı.Ben ve arkadaşlarım yayla adamıydık Çukurova’nın sıcağına dayanamıyorduk.Nerede bir su birikintisi görsek oraya hücum ediyorduk.Yol boyunca çamurlu,böcekli ve pis suları içe içe Adana’ya vardık.Adana o zaman vilayetti.Mersin Adana vilayetine bağlı bir sancak durumundaydı.Adana da hepimizi Yağ camii ne doldurdular.Başka yerlerden gelenlerde sayımız iyice artmıştı.Orada 10-15 kaldık çok perişandık.Üzerimizde,başımızda ve duvarlarda bitlerin yürüdüklerini görüyorduk.Köyden çıkarken giydiğimiz elbiselerimizleydik onlarda uzun yolculuktan sonra elbise demeye şahit isterdi.Bize ikinci bir elbise vermemişlerdi.

Daha sonra bizi Kumluk diye bir yere götürdüler.Şimdi orada askeriye var.İsimlerimizi yazdılar ve bize orada yemek yedirdiler.

O gün yediğiniz yemeği hatırlıyormusunuz.

Bulgur pilavı ve et.

Sığır kesmişlerdi ve bulgurun içinde topak topak et vardı.

Sizce de iyi değimli? Sizce et yedirecek kadar yiyecekleri varmış.

 Evet öyle. Yemeğimizi yedikten sonra geceleyin Ceyhan’a doğru yola çıktık. Ceyhan’a vardığımızda yemekler hazırdı.Daha önce telefon etmişler ve yemeğimizi hazırlatmışlardı. Bir gecede orada kaldık.Artık bize yolda acıklığımız zaman yemek üzere tayın veriyorlardı.Simsiyahtı tayınlarımız.Asker olduğumuzu yavaş yavaş anlamaya başlıyorduk.Ceyhan dan Gavur dağlarına,oradan da Antep yoluna revan olduk.

Yine yaya olarak mı gidiyorsunuz?

 Evet,Yaya olarak.O zaman Adana da filan tren yoktu şimdiki adı Fevzipaşa olan yerle Medine arasında tren hattı vardı.O zaman adı Fevzipaşa değil,Keller di.İstasyonu kuran adamın başı kel olduğundan halk orayı Keller olarak isimlendirmişti.

O ZAMAN Kİ ASKERLİK

- Belki de orayı yapan yabancının adıdır,değil mi?

-Bilmiyorum.Belki orayı gavurlar yapmışlardır.Evet,öyledir.Biz giderken Gavurdağı’nda Ayramöte denilen bir tünel vardı.Almanlar orayı deliyorlardı.Orada bir çeşme var.Alman pınarı derler.Şimdi bile duruyor bu çeşme.O gece Alman Pınarı’na çıktık ve orada yattık.O dağ başında açıkta sabahladık.Etrafımızdaki askerler kaçmamamız için nöbet tutuyorlar ve uyumuyorlardı.ölüme götürülen mahkumlar gibiydik.

Bizi böyle muhafaza ediyorlardı.Şimdiki gibi tayyareler,helikopterler ve Cemseler yoktu o zaman Şimdiki askerlerimizin altlarında uçaklar,Cemseler,kamyonlar var.Çok şükür.Aaah,şimdiki askerler yaşıyorlar.Kusura bakma konuşamıyorum(ağlıyor).Şimdi askerlik süresi ne kadar? 24 ay. Ne mutlu.Evet ben 90 yaşındayım.Askere alsalar,bu rahatlıkta seve seve giderim.Porselen tabaklardan güzel yemekler yiyerek savaşmayı isterdim.

Şimdiki askerler babalarına mektup yazıp ben askeriyenin yemeğini yiyemiyorum diye para istiyorlar.Lokantadan yiyeceklermiş.Babalarından,çarşıya çıkamıyoruz diye elbise istiyorlar.Biz çarşıya yırtık elbiselerle çıkardık.Neyse tekrar Alman Pınarı’na dönelim.Sabahleyin bizi sıraya dizdiler ve tekmil aldılar.Yola koyulduk.Keller’e indik.

 -Yolda tek sıra mı gidiyordunuz?

 -Ever tek sıra.Dört-beşyüz kişi tek sıra.Serbestçe yürümek yasaktı;çünkü nöbetçiler bizi ancak bu şekilde kontrol ediyorlardı.Çünkü sıradan çıkan biri ormana daldığında rahatlıkla kaçabiliyodu.Ama askerler harbe gitmekten kaçmıyorlardı,rezillikten ve zaptiye kamçısından kaçıyorlardı.

Keller’e indiğimizde,kara vagonlar sıra sıra dizilmişti.Vagonların şimdiki gibi kompartımanları oturacak koltukları yoktu.O kara vagonlara ellişer kişi halinde istife edildik.Her vagona çok sayıda insan üst üste yerleştirilmesine rağmen yine de sevkiyata katılanların yarısı dışarıda kalmıştı.Emir verilmiş bir kere ve yerine getirilmesi gerekiyodu.Dışarıda kalanlarda vagonların üzerine binecek dediler.Vagonların üzerine binecek olanlar sırt sırta bir pozisyonla oturacak ve ayakları yandan dışarı sallanacaktı.Günümüzde kimsenin aklının ucundan bile geçirmeyeceği müthiş bir manzaraydı.

-Vagonların üzerinde oturanların düşmeleri ihtimaline karşı tedbir almadılar mı?

 -İp verdiler elimize.Bir ipten herkes tutuyor ve bir tarafa düşme tehlikesi geçiren biri olursa ip diğer taraftakiler tarafından çekiliyor ve böylece her hangi bir kaza önlenebiliyordu.

 -Siz vagonun içinde mi yoksa üstünde miydiniz?

 -Bazen içinde bazen de dışında yolculuk ettim.Sırayla yer değiştiriyorduk.Bu şekilde yolculuk yaparken başka ilgi çekici olaylarda yaşıyorduk.Halep’e varmadan bir tünele rastladık.Tünel girişinde trenimiz durdu.Tünelde dumandan boğulanlar olmasın diye vagonlar üzerinde yüzlerce insan indirildi.Tren vagonların içindekilerle beraber tüneli geçtikten sonra geri dönerek tünel girişinde bekleyenleri de götürdü.Tünel çıkışında tekrar eski nizama göre vagonun içinde ve üstünde istif edildik.Bu şekilde Halep’e geldik.Şehre sokmadılar bizi.Medine de harp var yolundaki haberler her şeyi unutturmuştu bize.Harp haberi çektiğimiz çileleri unutturuyordu.Dövüşecektik,ölecek ve öldürecektik.

 

HANGİ CEPHEYE GİDECEKTİK?

 

-Hangi cepheye gideceğinizi biliyor muydunuz?

-Bilmiyorduk.Bildiğimiz tek şey harbin devam ettiğiydi.Medineye de gönderilebilirdik kanalada gönderilebilirdik.Kanalda İngilizler vardı.Halep’te yemek verdiler.Karavanlarımızı vagonların içine aldık.Hep bulgur pilavı ve nohut yiyorduk.Pirincin adı bile yoktu o zamanlar. Bazen de etli nohut ve etli fasülye verirlerdi.Yine aynı şekilde bizi Şam’a götürdüler.Şam da bir hafta kaldık.Daha sonra bizi Şam’la Halep arasındaki Dera’ya götürdüler.Havadar yayla gibi bir yerdi.Orada çadırlar kuruldu ve acemi talimine başlandı.Bir kaç bin kişiydik.Zabitler,kumandanlar ve ferikler vardı.

-Yani asıl askerlik orada başladı?

- Evet silah ve elbise verdiler.

DALMA VE MAVZER

- Ne tür silahlar?

Eski silahlardı.Dalma ve mavzer.Bizi her gün talime götürdüler.Bir ay sabah akşam talim gördük.Daha sonra yaya olarak bir tren istasyonuna gittik ve oradan da trenle tekrar Şam’a gittik.Şam da 15-20 gün bir kışlada tekrar talim yaptırdılar.Tekrar trene bindik ve dere yakınlarında bir makasa geldik.Bir yol Mısır’a bir yolda Medine-i Münevvere ye ayrılıyordu.İki ayda orada talim gördük.Böylece üç aylık bir talimden geçirilmiştik.

Talimlerde çok şey öğretiyorlarmıydı?

Evet, çok şey öğrettiler.

Size gerçek mermi kullandırıyorlar mıydı?

Evet talimler sonunda iyi bir nişancı olmuştuk.Oradan nereye gideceğimizi bilmiyorduk.Ah diyordum içimden,Medine’ye,Mekke’ye gitsek de Hacı olsam!

Köyümde ikende Hacca gitmeyi düşünürdüm.Her yıl köyümüzden Hacca gidenler olurdu.Çocuktum ama Haccın anlamını çok iyi biliyordum.Mektepte öğretiyorlardı.

Fakat babam fakirdi.Hacca gidemeyeceğim diye üzülürdüm.Ah derdim bir de ben bunlar gibi hacı olabilsem.Bizim köyde çocuklara ‘efendi’ diye hitap ederlerdi.Eskiden bizim köyden askere adam alınmazdı.Biz köy vergiden muaftı.,


KÖYÜMÜZ ASKERLİKTEN MUAFTI

—Neden asker ve vergi alınmıyordu efendim?

Eskiden padişahlar ülkelerini at üstünde gezerlermiş.Padişahlardan birinin bir seferinde yolu bizim köye düşmüş.O zaman köyümüzde müderrisleri ve talebeleriyle ünlü bir medrese varmış.Padişah köydeki müderrislerden birinin evine misafir olmuş.Başlarındaki sarıklarıyla medrese okuyan öğrencilerin durumundan çok memnun kalan padişah köyden alim yetişmesi için müderrise bir ferman bırakmış.Bu yazılı emirde köyümüzün vergiden ve askerlikten muaf olduğu yazılıymış.O tarihten beri bu mühürlü ferman asker ve vergi toplayan görevlilere gösterilmiş ve ne askere alınmış köylüler ne de vergi vermiş.

Padişah emriyle köyden her yıl İstanbul’a bir kişi gider fermanı tazelettirir,köydeki tahsil durumunun padişaha bir envanterini sunarmış.Bu iş için İstanbul’a gidenlerden Hüseyin efendi hastalanıp orada öldü ve mezarı da İstanbul’dadır.Buna karşı köyden herkes okumuş çevre köylerde vergi ve asker muafiyeti karşılığından çocuklarını okutmak üzere bizim köye gönderirlermiş veya bizim köyden yetişen hocalar başka köye gider ve orada çocukları okuturmuş.Bizim köyün çevre köyler arasında önemli bir yeri varmış.

 

BENDE BİR HACI OLABİLSEM…

 

—Efendim çocukluğunuzun hacı olma özlemlerinden söz ediyorduk?

Bir gün köy odasının yanındaki nar ağacından nar toplarken bir hacı gelmişti yanıma. Bana ’Mehmet Efendi’ diye hitap ediyordu.Bu nar ağacı sahipsiz,sebilillah,kendi kendine büyümüş bir ağaçtı.Aksi taktirde sahibi bulunan nar ağaçlarından,dalları başımıza değse,bir tanecik bile koparmazdık.Ağaçların diplerindeki şeftaliler çürürlerdi de hiçbir çocuk onlara el sürmezdi.Ailemiz bizi başkalarının mallarına almamak konusunda eğitir,hocalarımızdan başkasının malını almanın haram olduğunu öğrenirdik.Ama bu nar sebilillah olduğu için kopardığım narlardan bir tane de hacıya verdim.Üstü-başı yırtık,yoksul bir adamdı hacı.Ona’ Hacı amca sen fakir bir adamsın hacca nasıl gittin,fakirlerin hacca gitmesi caiz midir?’diye bir soru sordum.

‘Yavrum’ dedi hacı, ‘Ben askere gittiğimde hacı oldum.Çünkü ben askerliğimi Hicaz’da yaptım.’

‘Ah hacı amca’ dedim,’Sizin gibi bir de ben gidebilsem.Başka türlü imkansız gidemem,paramız yok.’

Gerçi biraz tarlamız vardı ama babam hastaydı. Başka bir yardımcımız yoktu.İki amcam ve eniştem askere alınmışlardı.Çanakkale’ye gittiler.Bir daha da dönemediler.O sebeple tarlalarımızı ortağa verirdik.İhtiyar hacı amcaya,!Bana dua et,askerliğimi ben de Mekke’de Medine’de yapayım dedim.Adam ellerini açtı ve benim için dua etti.Nar ağacının üzerinde ben de ellerimi açtım ve dua okudum.Birlikte ellerimizi yüzümüze sürdük.

İhtiyar hacı ,’Madem ki sende böyle bir merak var,inşallah sende bir gün hacı olursun’ dedi.Ve ilave etti:’Allah,senin duanı kabul eder.’

 

İÇİME BİR ATEŞ DÜŞMÜŞTÜ

İşte o zaman içime bir ateş düşmüştü.Bir büyüsem…Bir büyüsem de askere gitsem diye düşünüyordum.Büyüyüp askerlik çağına geldiğimde babam bana harçlık olsun diye tarlalarımızdan birini beş mecidiyeye sattı ama beş mecidiyeyle ne yapılabilir ki…Allah kerim diye düşündüm.Sonunda daha önce söylediğim gibi devlet beni sanki askere değil hacca götürür gibi,Adana,Halep,derken Dera’ya kadar getirdi.Dera’dan yol ikiye ayrılıyordu.Biri Mısır tarafına öteki Medine tarafına gidiyordu.Fakat askerlere,nereye götürdüklerini önceden söylemiyorlardı.Onun için bulunduğumuz yeri ancak oraya vardığımızda öğrenebiliyorduk.

Medine tarafına gidelim diye ağlayarak dua ediyor ve Allah’a yalvarıyordum.Derken trenimiz Medine tarafına döndü.Allah’a dualarımı kabul etti diye şükrettim.Peygamberimizin,sahabenin yanına gidiyordum.Medine’ye kadar götürüldük.Orada Çiçek Kışlası adlı bir kışla vardı.Bizi bu kışlaya doldurdular.Bir süre sonra orada eğitim yapmaya ve arada bir şehre çıkmaya başladık.Askerlere manga manga izin veriyorlardı.Cuma günleri Efendimiz’in türbesinde namaz kılar dua ederdik.Kışlada da namaz kılardık.O zamanlar şimdiki gibi değildi.Herkes namazını kılardı.Tabur imamları vardı.Kumandanlarımız da namaz kılarlar,Peygamner’imiz ziyaret ederlerdi.

Medine bir hurma ağaçları şehriydi.Bize kışlada bol bol hurma verirlerdi.Fakat sıcak ve hurma bizi hasta etti ve sonunda hurma yememizi yasakladılar.

 

-Peki ama o sırada savaş yok muydu o tarafta?

-Orada Şerif Hüseyin namında bir şeyhin kabilesi vardı.Şeyh Mekke’de otururdu.Ali,Abdullah,Faysal ve Zeyd adlı dört oğlu vardı.O sırada şeyhin casusla ilgisi tesbit edildi.Lawrens adında bir İngiliz casusuydu.Bu casus İngilizler tarafından Şerif Hüseyin’e gönderilmişti.İngilizlerin casus göndermelerinin sebebi,bizimle Kanal’da savaşa hazırlanmalarıydı.Bu sava sebebiyle Şerif Hüseyin’i bize karşı kışkırtmak istiyorlardı.

 

BİR HAİN:ŞERİF HÜSEYİN

 

Kumandanlarımız bize bu komploları anlatıyorardı.Hikaye şöyle başlıyor:Şerif Hüseyin’in Şam’da bir kardeşi var.Bir gün,bu adamın evinde bizim Cemal Paşa bir tahkikat sırasında İngilizler tarafında gönderilmiş bir evrak ele geçiriyor.Paşa bu adamın idam edilmesine kara veriyor.İki gün sonra şeyhin kardeşi idam edilecek.Bunun duyulması üzerine Şam’ın ileri gelenleri,yani oradaki bütün Arap şeyhleri bir araya gelerek Paşa’yı yenmeğe davet ediyorlar.Paşa’nın yaverlerini,yakınlarını da davet ediyorlar.Sofra kuruluyor,yemek yenecek bir de bakıyorlar ki,muhallebilerin üzerine baharatla ”Af,paşam,af” yazısı yazılmış.Yani ,”Şeyh’in kardeşini idam etme” demek istiyorlar.Bütün muhallebilerin ve peçetelerin üzerine af isteklerini yazmışlar.Peçetelerin üzerinde de şunlar yazılı: “Paşam,Şerif’in kusuruna bakmayın,affınızı diliyoruz” Bunun üzerine Paşa maiyetine emir veriyor “Kimse yemek yemesin.Herkes yerine”.

 

İNGİLİZ CASUSU LAWRENS

Ertesi gün sabahleyin Şerif’in kardeşinin çarşının ortasında asıldığını görüyorlar.Yani paşa,”Bizim emrimizi dinlemeyen böyle olur,işte af böyle olur,emrimiz emirdir”demek istemişti.Bu olay İngilizler’in ekmeğine yağ sürdü.Lawrens bu olaydan istifade etmek için Şerif Hüseyin’le temas kurdu.Hüseyin o zaman Mekke’de kral değildi.Şerif’ti.Lawrens Şerif Hüseyin’e şöyle demişti: “Bak,kardeşini astılar,şimdi sıra sana geldi,oğullarına geldi.Senin oğulların erkan-ı harp oldukları halde Türkler onlara paşalık vermiyorlar.

Şerif Hüseyin’in oğullarının dördü de subay okulunda okumuşlardı ve Türkçe’yi de biliyorlardı.Yani bizim ordumuzun subaylarıydılar.Lawrens,Şerif’e “Oğullarının hepsi hem Arapça hem de Türkçe biliyorlar.Eliniz silah tutarken çabuk olun Biz oğullarının hepsine paşalık vereceğiz İngiliz lirası,bir teneke İngiliz lirası vereceğiz.Askerlerini toplasınlar ve Türklere karşı koysunlar” demişti.

İngilizler Şerif’e bunu kabul ettiriyorlar.Yani İngilizler Şerif’i Osmanlıya karşı parayla satın alıyorlar.Şerif bu oğullarını topluyor ve durumu anlatıyor.Oğullarına paşa olacaklarını ve paşa maaşı alacaklarını söylüyor.Kendisi de yattığı yerde,bir sürü para alacak.

Bunun üzerine Şerif’in oğulları gizlice Arap olan askerlere haber salıyor.O zamanlar,Araplar da Osmanlı ordusunda hizmet görüyolardı.Karışıktık.

 

İNGİLİZLER’İN OYUNU

Arap askerlere,İngilizler’in kendilerine ayda altı sarı lira maaş vereceklerini,bu parayla istedikleri gibi geçinebileceklerini söylüyorlar.İngilizler’in Osmanlıya karşı savaşacak askerlere vereceği şeyler sadece bunlardan ibaret değildi.Kahve ve kutularda konserve de var.”Taa İstanbul’dan erzak gelecek diye beklemenize gerek yoktur.İngilizler gıcır gıcır elbiseyle donatacakları sizi.”Böylece Arap askerleri bu tür vaadlerle kandırılıyorlar.

Daha sonra padişaha şunları söylüyorlar: “Biz bir Arap ordusu teşkil edelim.Bu şekilde olmuyor.Arap askerleri Türkçe’yi bile bilmiyorlar.Gel deyince geliyor,git deyince gidiyorlar.Hepsi o kadar.Ordunun işlerini aksatıyorlar.Bu sebeple Araplar’ı ayıralım,ayrı bir ordu kuralım.Bize top-tüfek verin,biz İngilizler’le yalnız başımıza başa çıkabiliriz.”

Padişah,bu isteklere “Olur” diyor

Bu olumlu cevap üzerine Şerif’in dört oğlunun her biri ayrı bir yerde ordu kuruyorlar.Biri Şam tarafında,biri Medine’de,diğerleri de başka başka yerlerde.Bu hainler o zaman bizden silah da almışlardı.Büyük cebel topları almışlardı.

Bize,yani Osmanlı’ya , “Biz kanala,İngilizler’in üstüne,önden giderek saldıralım.Arkamızdan da siz gelirsiniz.”dediler.

Bizim Medine’deki Şerif’in oğlu Abdullah paşa idi.(Daha sonra Ürdün’de vurdular.Araplar’ın kendileri tarafından vuruldu.Son zamanlarda İsrail tarafından paşa olarak görevliydi.Dediler ki: “İsrail’e gidecek,oradan asker toplayacak ve bize saldırtacaksın.Sen ne biçim Müslümansın?” Bu gerekçeyle vurdular.Araplar,parayı kim verirse o tarafın adamı oluyorlar. 

ARAPLAR ARKADAN VURDULAR

Evet.Medine’deki Arap ordusundaki Abdullah paşanın icraatlarından söz eder misiniz efendim?

İngilizler’le harbe gidiyoruz,diyerek harekete geçtiler.Medine yakınlarına bulunan”Ali” adlı kuyunun çevresinde karargah kurdular.Yanlarında çadırları,padişahın izniyle aldıkları topları vs. hep yanlarında.

Bir diğer Arap ordusu da karargahını Şam civarında kurdu.Bir diğeri Halep civarında karargah kurdu.Böylece bu karargahlar güya İngilizlere karşı kurulmuş oluyordu.Biz henüz İngilizler’le savaşa tutuşmamıştık.

Biz İngiliz’le hesaplaşmaya gelmiştik.Ama meğer bu kardeşler birbiriyle muhaverelilermiş.Karargahlarını kurduktan sonra,silahlarının ve toplarının namlularını bize çevirdiler.Bizden aldıkları silahlarla Medine’ye hücuma geçtiler. O zamanlar bize de “Silah başına” emri verildi.Medine’ de harbe tutuştuk.Biz burada,İngilizler’le,kafirlerle savaşacağız,mukaddes toprakları,kafirlere karşı edeceğiz diye gelmiştik.Hayat beklenmedik olaylarla doluydu ve burada karşımıza Araplar çıkmıştı.Araplar bize karşı “lü-lü-lü” diye sesler çıkararak saldırıya geçtiler.Biz Türkler de “Allah Allah…” nidalarıyla saldırıya geçti.Deniz Medine’ye üç günlük mesafede.Onları denize kadar sürdük.

ARAPLAR İNGİLİZLER’E SIĞINDILAR

—Komutanınız kimdi hatırlıyor mu sunuz?

Alay komutanımız Saadettin Paşa idi.Medine’deki Hicaz seferiyle komutanımız Fahrettin Paşa idi.Denize ulaştığımızda,deniz gücümüz olmadığından orada durmak zorunda kaldık.Yanbo sahillerinde Araplar,İngiliz toplarının gölgesine sığındılar.İngiliz gemileri,denizden karaya,üzerimize top ateşine geçtiler.Yaklaşamıyorduk.Dağlarda mevzilenmek zorunda kaldık.İki-üç yıl süreyle bu dağlarda onlarla savaştık.Erzakımız Medine’den develerle getiriliyordu.Fakat bu durumda da dağlardaki Bedeviler,bizim erzak kafilemizin yolunu kesiyorlar ve büyük dert çıkarıyorlardı.Hem erzaklarımıza el koyuyorlar hem de erzak taşıyan askerlerimizi kesiyorlardı.Beklerdik,beklerdik erzaklarımız bir türlü gelmezdi.O dağlarda hem Araplar’la hem İngilizler’le hem de açlıkla savaştık.

Hududu bırakarak geri çekilmek olmazdı.Padişah, Fahrettin Paşa’ya “Askerimiz geri çek çünkü ben sana erzak gönderemem.Her taraf düşmanlarımızın elinde.Askerini geri çek,çünkü sana erzak,silah ve asker potini yetiştiremem” diye haber gönderiyordu.Fahrettin paşa ise padişaha şöyle cevap veriyor: “Padişahım ben burada hurma çekirdeği yer,askerimi yine de geri çekmem.Ben Allah’ın Resulü’ne arkamı dönemem.Mekke’ye Medine’ye,bu mübarek toprağa geri çekilemem.Mekke’yi de alacağım.”

O sırada Araplar Mekke’yi ele geçirmişler ve askerleri esir almışlardı.Mekke’deki paşamızı bir katırın kuyruğuna bağlayarak sürüklemişlerdi.Askerlerimizin büyük bölümü bir kalede muhasara altında kalmışlardı.
<!--[if !supportLineBreakNewLine]-->
<!--[endif]--> 

AÇLIK BİZİ KISKIVRAK YAKALAMIŞTI

Hicaz Seferiye Komutanı Fahrettin Paşa Medine’deydi.Açtık.Açlık bizi cephede kıskıvrak yakalamıştı.Erzak namına hiçbir şey gelmiyordu.Bu durumda,bir düşman öldürdüğümüzde hepimiz birden onun devesine saldırıyorduk.Deveyi keser,kasaturalarımızla et koparır ve karnımızı doyurmaya çalışırdık.Fakat doyamazdık.Çünkü deveye o kadar asker saldırıyordu ki,her asker pençesi büyüklüğünde et koparabiliyor ve onu derisiyle birlikte yiyordu.Bu deveden et koparma işi sırasında “Dikkat et elimi kestin” sesleriyle ortalık gürültüye boğulurdu.

Yine böyle açlıktan kırıldığımız bir gündü.Bir deve ele geçirmiştik.Ben uzakta olduğum için devenin yanına biraz geç gelebilmiştim.Oraya vardığımda deve bir iskeletten ibaret kalmıştı.Karakuşun avını yiyip ardında bir iskelet bırakmaması gibiydi bu olay.Kasaturamla iskeletin sağını solunu yokladım.Nafile.Et namına hiçbir şey yoktu.Kemikler kasaturalarla sıyrılmıştı.
Yapacak bir şey yoktu. Çaresizlik içinde, devenin tabanındaki gönleri kestim. Biz bu gönleri ayakkabılarımızın altına çakardık. Biz altı sağlam ayakkabı giyemedik. Ayakkabılarımızın üstü sağlam altı yoktu.Devenin tabanındaki gönleri kestiğimde gördüm ki,altında et de var.Onları keserek ekmek torbama koydum ve doğru onbaşımın yanına gittim.

DEVE TABANI YEMEK

“Onbaşım” dedim,”Geç kaldım ama erken gidenlerden daha karlıyım ben.” “Neden” dedi.”Bakın” dedim.”Bu gönleri ayakkabılarımızın altına çakar,taban etlerini de pişirir yeriz.”Düşmanın göremeyeceği bir tepenin arkasında ateş yakıp etleri pişirip yedik.Tuzumuz yoktu.Çölde çorak toprağın üzerinde bir kalkamak olurdu.Bu maddeyi kutulara koyarak tuz olarak kullanırdık.Etlerimiz piştikten sonra kasaturayla parçalayarak yemek istedik.Fakat,daha önce bileylenmiş,keskinleştirilmiş,az oldukları halde kasaturalarımız etleri kesmedi.Kasaturalarımızın kesemediği derece sertleşmiş etleri dişlerimiz nasıl kesecekti.Etleri atamazdık,çünkü açtık.Taşların üzerine koyduk ve taşlara vura vura ezdik.Tel tel oldular,kadayıflaştılar.Sonra onları çöl toprağından elde ettiğimiz tuza batırarak yedik.

Daha sonra su içmek için karargahın olduğu yere gittim.Orada bir kuyu vardı.Kuyuda su kalmamıştı.Askerler kuyunun başına toplanmışlar su bekliyorlardı.Kuyuya adamlar indirilmiş,içindeki çamuru,alttan su çıkar diye yukarı boşaltıyorlardı.Fakat kuyunun suyu dipten gelmiyordu.İlerde bir dağa kadar uzanan bir kanaldan geliyordu ama bu su da ancak yağmur yağdığında birikiyordu.Yağmur yağmadığı için su da yoktu.Su çıkmayınca askerler çıkarılan balçığa hücum ettiler.Teneke teneke çıkarılan çamur askerler tarafından kapışıldı.
<!--[if !supportLineBreakNewLine]-->
<!--[endif]-->

ÇAMUR EMİYORDUK

Çamuru alıyoruz,kapabildiğimiz kadarıyla alıyoruz,bir mendilin veya bir çaputun içine koyar ve bezin dışında emmeye başlıyoruz.Çapu.tun içindeki balçığı sömürüyoruz.Emdikten sonra attığımız çamur kupkuru hale geliyor.Attığımız zaman bakıyoruz ki emdiğimiz bu çamurun içinde böcekler ve solucanlar dolaşıyor.Böceğe solucana aldırdığımız falan yok;bizim sıkıntımız,emebilecek kadar çamur bulamamaktı.

Ben ve bizim yaşıtlarımızın çöllerde savaşırken yaşadığı hayat böyleydi.Yedi sene.Dile kolay.Yedi sene çöllerde bu şekilde askerlik yaptım.Şimdiki askerler,askerlik yapmıyorlar yaşıyorlar.Porselen tabaklardan nefis yemekler yiyorlar ama gene de babalarından para istiyorlar.Burada anlatabildiklerimin yaşadıklarımın binde biri bile değildir.Bunlar,anlatmakta tükenmeyecek bir acıdan küçük kırıntılar olabilir sadece.

Ta o zaman,çektiğim susuzluk sebebiyle ahdetmiştim.Allah’a,”Allah’ım eğer bir gün köye dönmek nasip olursa,Sülüklü Çeşmesi’nin önündeki çamurlardan,sığırların ayak izlerinin içine biriken sulardan su içeceğim” diye söz verdim.

Allah,öldürmeyince öldürmüyor.Başımdan ne dertler ve sıkıntı geçti de ölmedim.Yedi sene sonra köyüme döndüğümde bu vaadini yerine getirdim.Çeşmenin başındaki genç kızlar ve gelinler,çamurun içinden su içerken beni gördükleri zaman,onlardan utandığım için,suyu çeşmeden içmediğimi sanmışlardı.Onlara göre,kendilerinden utandığım için çeşmenin başına gidememiştim.”Amca gel buradan iç.O pis su içilmez” diye bağırdılar.”Yok babacım” dedim,”Verilmiş bir sözüm vardı da ondan buradan içiyorum.”Onlara olayı uzun uzun anlattım.

ASKERİNİ GERİ ÇEK

Ben bu çöllerde Sina çöllerinde ve Kanal’da yedi sene kaldım.Memleketten haber yoktu.Memleketimin kuşları bu çöllerin üzerinden geçmiyordu.Kuş uçmuyor,kervan geçmiyordu.Memlekete,memleketteki yakınlarımıza hasrettik.Özlüyorduk,merak ediyorduk ama haber alamıyorduk.Hudutta bu şekilde yıllarca bekledik.Bir tek amacımız:Düşmanı Medine’ye sokmamak.

Dediğim gibi,Fahrettin Paşa’ya “Askerini çek” diye emir geldiği zaman o da, ”Bir tek kurşunum kalıncaya kadar savaşacağım,yenilirsem son kurşunu da sıkarım” dedi.”Geri dönmem” dedi.O zaman Müslümanlığa çok önem veriliyordu.”Mekke-i Mükerreme’yi,Medine-i Münevvere’yi terk etmem.Erzak göndermezlerse bizde

hurma çekirdeği ile savaşır.Benim askerim,kavurur,döver hurma çekirdeği yer gene savaşır” dedi.

ERZAK YOLUMUZ KESİLİYOR

Bu sırada Araplar,Medine’den Şam tarafına asker göndermeyelim diye,erzak göndermeyelim diye,Tebük istasyonu yakınındaki bir köprüyü askerlerimiz geçerken dinamitlediler.Tren askerlerle birlikte havaya uçuruldu.Araplar koydular.Bu Araplar yüzlerine bakılacak insanlar değiller.O zamanlar Araplar’ın elinden çok şey çektik.Biz bu tahrip edilen köprünün tamiriyle uğraşırken,Şam tarafında bir tren yolu köprüsünü daha havaya uçurdular.Yollarımız kesilmişti.İstanbul’dan ne cephane geliyordu ne de asker ve erzak geliyordu.Çaresizdik.Tek geçim ve yaşama kaynağımız hurma ağacı ile hurma çekirdeği.Hurma ağacının içinde lahana göbeği gibi bir göbek vardır.Yumuşak bir şeydir.Bu göbeği kesiyor ve onunla besleniyoruz.Şehrin içindeki hurmaları yedik bitti.Sıra ağacındaydı ve bu beyaz ve yumuşak hurma göbeği imdadımıza yetişti.Allah’ın nimeti tükenmiyor…

MEDİNE MÜDAFAASI

O sırada harp yapılacağı ilan edildi.Daha tren bombalanmadan sivilleri Türkiye’ye sevketmiştik.Medine halkını,gidin canınızı kurtarın diye Adana’ya ve Konya’ya sevkettik.Abdurrahman varya burada.Geçen sene senin babanla Hacca giden Abdurrahman.O da vardı o zaman Türkiye’ye gönderdiklerimizin arasında.Üç sene bu şekilde muhasara altında,üç buçuk sene esarette yaşadım.

—Evet Fahri Paşa geri çekilmeyi kabul etmedi.Köprüler bombalandı.Sizi nasıl esir aldılar.

Halka şeklinde Medine’nin etrafını çevirdik.Şehre düşman sokmuyoruz.Medine’den Fahri Paşa’nın yanında,Şam’da,Bağdat’ta,Halep’te Araplara teslim olmayan paşalar vardı.Paşanın maiyetinde okumuş paşalar vardı.

Medine Müdafaası’nda bir nefer olarak savaşan Gazi Hacı Mehmet, Medine’nin teslim oluşunu anlatmaya şöyle devam ediyordu.

—Bu paşalar Arap’tılar ama Arap’ların yanında yer almamışlardı. Son günlerde işler kötü gitmeye başlayınca onlar da İngilizler’den yana olmayı planlamışlardı. Fakat bunlardan bizim haberimiz yoktu.Fahri Paşa onların bu gizli niyetlerini anlayamadı.Ne bilsindi,nereden bilebilsindi…

Fahri Paşa her Cuma Harem-i Şerif’e gider,Peygamber’in türbesinde namaz kılardı.Silahlı askerleri kendisi namaz kılarken dışarıda onu beklerdi.Paşa’nın yanında bulunan Arap yaverler ise camiye girerlerdi.Onlar da Fahri Paşa ile birlikte namaz kılmak için camiye girerlerdi.

İngilizler bu yaverlere, kendi hesaplarına çalışmaları için para yedirmiş.O gün Fahri Paşa,Peygamber’in türbesine yatsı namazı kılmaya gitmişti.Fakat Paşa onların ne tür planlar hazırladıklarını blmiyordu.Paşa’ya şirin gözüküyorlar ve İngilizler’in hesabına çalışan Araplar’dan hesap soracaklarını söylüyorlardı.Paşa da onlara güveniyordu.

Yatsı namazına girdiklerinde, bu adamlar, Paşa’nın nöbetçileri dışarı da beklerken, Paşa’yı apar-topar yakalıyorlar ve Avali kapısı denilen arka kapıdan hecin devesine bindirerek, ileride bekleyen diğer bir grup Arap’a teslim ediyorlar.Türbenin arka tarafı,hurma ağaçlarıyla dolu geniş bir orman.Tenha ve asker de yoktu.Paşa’nın silahlı askerleri olup bitenden habersiz dışarıda bekliyor.Böylece Araplar Paşa’yı ellerini arkadan bağlayarak götürüyorlar.

—Evet, bizim nesil olayların bu kısmını bilmiyor…

Evet Paşa’yı yakaladılar ve dışarıda bekleyen Araplar vasıtasıyla Mısır’a İngilizler’ götürüyorlar.Dışarıda bekleyen nöbetçilere, “Paşa içeride ibadette kalacak,kışlalarınıza dönün” diyorlar.Onlar da kışlalarına dönüyorlar.

Paşa’yı kaçıran Araplar,daha sonra Paşa’nın kendi mührü bulunan bildiriler dağıttılar bütün bölüklere,bütün askerlere…Paşa’nın teslim olup gittiği yazılıydı.Bu haberin asker üzerindeki etkisi korkunç oldu.Zaten hurma çekirdeği yiyorduk.Bu bildiri dağıtıldığı zaman asker zaten açlıktan kırılıyordu.

“PAŞA TESLİM OLDU” DEDİLER

—Çekirge yendiğini de duymuştuk.

Evet doğru…Çekirge sürüleri geldiği zaman,onları toplayıp kavurarak ya da pişirerek yiyorduk.Neyse “Fahri Paşa teslim oldu başınızın çaresine bakın” dendi askerlere.Araplar gelecek,sizi Yanbo’ya götürecek ve oradan da vapura bindirerek şehre götürecekler.

—O sırada siz askerin içinde miydiniz?

Askerin içindeydim tabii.Bende oradaydım.Ondan sonra Araplar develeriyle “Lü-lü-lü-lü” diye sesler çıkartarak Medine’ye girdiler.Askerlere yiyecek dağıttılar.”Açtık,bunlar imdadımıza yetişti” densin diye yiyecek dağıttılar.İngilizler’in gönderdiği erzakla önce gönlümüzü ve sonra hiçbir zorlukla karşılaşmadan silahlarımızı aldılar ve odun gibi yere yığdılar.Daha sonra bizi develere bindirdiler.Her devede iki kişi vardı ve üç gün içinde Yanbo’ya ulaştık.Yanbo deniz kenarında bir yerdi ve başımızda Arap şeyhleri vardı.Ellişer-altmışlar kişilik gruplar halinde bir binadaki odalara dağıtıldık.Bizi hemen teslim etmediler.Binanın üzeri yandığı için açıktı ve denizin dalgaları su buharını üzerimize savuruyordu.Üst üste yatıyorduk,hava soğuktu ve her taraf ıslaktı.Başımızda nöbetçiler bekliyorlar.Askerin biri gece tuvalete çıkıyor,geldiğinde bir de bakıyor ki bir vücutluk yerini başkası kapmış.Bu sebeple yer kavgaları oluyordu.

BİZ ESİRLERİ İNGİLİZLER’E SATACAKLARDI”

Sabahleyin Arap şeyhin bizi,adam başı altı sarı lira karşılığında İngilizlere edeceğini öğrendik.İngilizler askerleri Mısır’a götürecekler.Kafamda planlar kuruyorum.”Yahu” dedim,”Ben buraya kadar geldim,Medine’yi gördüm,Efendimiz’i ziyaret ettim ama Kabe-i Muazzama’ya gidemedim”.Aklım fikrim ordaydı.Yaşamamın sebebi oydu.Ben şimdi orayı görmeden İngilizler’in eline geçecek,İngilizler de biz esirleri Hindistan’a götürecekti.Daha sonra bizi kesecekler miydi kuma mı gömeceklerdi bilmiyorduk.

—O sırada Türkiye’den ayrılalı kaç yıl olmuştu.

Üç sene olmuştu.Evet ben İngilizler’e teslim olmadım.Arapça da biliyordum.Kendi kendime “Yahu” dedim, “Şu Arap şıhına bir yalvarayım” bakayım.Bir ihtimal,bu şıhın yanında kalabilirsem belki hacca gidebilirim.Bu adam ne de olsa Müslüman’dır,belki merhamet eder bana.” Arapça biliyordum.Üç yılda,orada Arapça’yı öğrenmiştim.Gittim şıhın devesinin önüne,şıha bir selam verdim ve ona dedim ki, “Ya şıh ente Müslimun ve ene Müsliman”, “Allah vahid Peygamber hak.”vs…dedim.Yani, “Şeyhim sende Müslüman’sın bende Müslüman’ım.Benim kellemi burada al,beni İngilizlere gönderme.Benim kanım Müslüman toprağına aksın dedim.Arap şıhı bunu üzerine merhamete geldi.”Seni memleketime götürsem gelir misin?” dedi. “Gelirim” dedim. “Peki öyleyse ,getirin hecini ”dedi.Deveye bindirdiler ve beni şehrin dışındaki kurdukları çadırlardan birine götürdüler.Kazanlar kaynıyordu Arap karargahında,pirinç pilavından ete kadar her çeşit yemek vardı.Açlıktan geliyordum,hurma çekirdeği yiyen insanların,hurma çekirdeği yiyerek mukaddes topraklarımızı savunan binlerce insanın arasından geliyordum.Açtım.Her on kişinin önüne büyük bir leğen pilav,pilavın üzerine pişmiş bir koyun koyuyorlar ve herkes istediği kadar yiyordu.Benim önüme de bir tepsi yemek koydular.Şıh geldikten sonra bir tepsi de hurma getirdiler.Elimle yemeye çalışıyordum fakat yemek ne yapsam dökülüyor.Üç buçuk yıl o şıhın yanında kaldım.

ASKER BOZULMUŞTU

—Şıh diğer esir alınan Türker’in hepsini İngilizlere sattı mı?

—İngilizlere sattı. O,orada, Şam’da yakalananlar Şam’da İngilizlere satıldılar. Bozulmuştu bir kere asker gayrı.

—Siz Şeyhle konuşma imkânını nasıl buldunuz? Esirleri tek seyh’in önüne mi çıkarıyorlardı?

—Hayır. Ben gruptan ayrılarak yaptım bu işi. Benim bölük vagona binerken, arkadaşlara,“Arkadaşlar ben kalıyorum, hakkınızı helal edin, yolunuz açık olsun”

Dedim ve helalleşerek ayrıldım.

—Atlayarak anlatıyorsunuz galiba. Çadırda yemek yediğinizi söylüyordunuz biraz önce sonra Bu yemekten sonra neler oldu.

—Çadırda yemek yedikten sonra memleketine gittik. Şark

’ta Kuveyt tarafında bir yer. Memleketinin adı Badelfıra… Vadi içindeki bu şehirde Şeyhin kabilesi oturuyordu ve Adana büyüklüğünde bir şıhındı. Orada her şeyhin bir şehri ve çok geniş arazisi var.Nasıl Amerika’da eyaletler varsa orada da şeyhlerin kendilerine ait nüfuz bölgeleri vardı.Bu şıhın yanında dört sene kaldım.Bu adam Padişahları ve Türker’i çok seviyordu.Bana “bakma sen” demişti bir gün,“siyaset yüzenden Şerif Hüseyin İngilizlerden yana çalıştı,ama ben Türkleri çok severim” Oradaki ilk günlerimizde herkes ziyaretime gelirdi.“Türki gelmiş. Türkî gelmiş.”Diye merak ediyorlar ve ne zaman çarşıya çıksam etrafımı sarıyorlardı. Eve dönerken kapı aralarından beni seyrederlerdi. Tıpkı bazı yerlerde bizim insanımızın turistlere merakla baktığı gibi. Fakat onlar bizden daha meraklıydı.

ŞEYHİN HESAPLARI

—Hiç Türk görmemişler miydi o güne kadar.

—Görmemişler, hiç Türk görmemişlerdi. Orada kaldığım ilk bir yıl içinde Arapça yı iyice öğrendim. Bir yıl sonra şıh baldızını bana verdi. “Bak” dedi bana. “Sana baldızımı veriyorum. Burada çol-çocuk sahibi olursun. İşte hecin, işte at, işte para. Ayağın yere değmez. Ben seni sevdim. Eğer sevmeseydim seni öldürürdüm. Üç oğlum vardı,bir de sen geldin dört oğlum oldu.” Bir yerde kaç oğlun var diye sorduklarında şıh dört oğlum dite cevap verirdi. Beni de sayardı:

—Peki, şıh Osmanlı’nın gelmesinden korkuyor muydu?

—Çok korkuyordu Osmanlı’nın gelmesinden. “Bu Osmanlı, bu memleketi bırakmaz mutlaka gelecektir.”derdi bana ve şunları ilave ederdi. “Çünkü buralar Türker’in mukaddes beldelerdir. Bu beldeyi İngilizlere bırakmaz. Osmanlı geldiği, Türk paşası kabilemize yaklaştığı zaman ben seni paşanıza gönderirim, maiyetine oğullarımı vereceğimi söylersin. Çukurova ve İskenderun büyüklüğündeki bu havali bu şeyhin elinde. Bu adamı bu topraklarda serbest bırakırsan, senin emrine girecek dersin. Beni burada everdiler, çoluk çocuk sahibi yaptılar, burnumu dahi kanatmadılar, hecin ve at verdiler. Beni yürütmediler. Türker’i çok sevdikleri için, bana bu kadar iyi baktılar dersin.”

Bana çıkarları için bir alet olarak bakıyor yani. Kabile mensuplarına da şunları söylemişti şeyh, “Bu Türkî Hacı Muhammed ne zaman karşınıza çıkarsa, atınızdan hemen inin ve eline varın. Bineğinizden inin ve ona selam durun.”Evet, bu kadar salahiyet vermişti bana, evladı olarak bakıyordu.

—Yani, şıh çıkarları için Türker’i seviyor gözükmüş olamaz mı?

—Orasını bilemiyorum. Belki ikisi de. Her iki tarafı da idare etmek istemiş olabilir.

—Yani İngilizler geldiğinde İngilizlerden, Osmanlı geldiğinde Osmanlı’dan yana…

—Evet. Kapalı. Siyasetçi bir adam. Kendine daima açık kapı bırakıyor.

—Şıhın adını hatırlıyor musunuz?

—Elbette hatırlıyorum. Şıh Mahmut Zübeydi. Oğulları hala yaşıyorlar. Mekke’deler.

—Şeyhin yanında dört sene kaldınız. O günlere ait hatıralarınızdan söz eder misiniz?

—Ben orada şeyhin sağ koluydum. Para kasasının anahtarını bana verirdi. Oğullarına güvenmez bana güvenirdi. Şeyh yazın yaylaya gittiğinde, gerideki idareyi bana bırakırdı. Tüfekle nişancılık yarışmaları yaparlardı. Bir gün bu yarışa ben de katıldım. Hedef tahtaları vardı ve isabet kaydedildiğinde tahtada delik açılırdı. Aldım tüfeği elime ve ateş ettim. Hedef tahtası darmadağın oldu. Hepsi hayretler içinde kaldılar. Tesadüf bu ya, mermi, hedef tahtasındaki budağa isabet etmişti ve tahtanın tamamının parçalanmasına yol açmıştı. Yarışa katılanlar tahta parçalarını şeyhe götürdüler ve ona benim kendilerinden daha iyi bir nişancı olduğumu söylediler. Şeyh o zaman tüfeği bana hediye etti.

TÜRK HERKESİ YENİYOR

Benim biraz da güreşçiliğim vardı. Bazen güreşler yapılır ve birer ikişer rakiplerimi yenerdim. “Türk herkesi yeniyor.”diye adım çıkmıştı. Bir gün bizim şeyhin üç oğluyla bir amca çocukları bana gelmişler ve “Dördümüzü birden yenemezsin” demişlerdi. Serde Türklük var ya, “Yenerim fakat evin içinde olmaz.” demiştim. Dışarı çıktık. Etrafımı sardılar. Amaçları beni yakalayıp yıkmak. O zamanlar çok çeviktim. Yakalattırır mıyım hiç kendimi. İlk ikisini ekarte ettikten sonra diğer ikisi üzerime gelmeye cesaret edemedi. Böylece dördünü birden yenmiş oldum. Bu sebeplerden dolayı beni orada herkes parmakla gösterirdi.

—Evlendiniz, eşiniz var. Çocuğunuz olmadı mı?

—Çocuğum olmadı. Olmayınca ben de oraya ısınamadım. Memleket burnumda tütüyor. Yedi sene insanın baba ocağından ayrı kalması kolay değil.

“MEMLEKETE DÖNÜYORUM”

—Bu sırada harbin nasıl gittiğinden haber alamıyor muydunuz?

—Türkiye’den hiçbir haber alamıyordum. Memleketin kuşu uçmuyordu. Ortalık bir düzelse de dönsem diye hayaller kuruyordum. Ben köyümden çıkarken anam ölmüştü ama babam sağdı. Amcalarım Çanakkale’ye gitmiş, dönmemişlerdi. Şeyhin yanındayken, kendisiyle birlikte iki kez hacca gittim. Bir sefer de, şeyhin vekili olarak gittim. Mekke’ye vardığımda hecin devesinin üzerinde bütün Mekke’yi geziyor, Türk hacılar arıyordum. Her yerden hacı geliyordu. Türkiye’den gelmiyordu. Niyetim vatana dönmek. Türk hacı bulamayınca Beyrutlu hacılar buldum. Onlara başımdan geçenleri anlattım. “Türkiye’ye dönmek istiyorum, sizinle Beyrut’a gidebilir miyim?” dedim. Bir tanesi Türkçe biliyordu. Çünkü Buharalı’ydı. “Olur, gelebilirsin” dedi. Üç sarı liram vardı. Üç sarı lira o zaman iyi paraydı. Bu liralardan biriyle pasaport aldık ve dönüş planı yaptık. Bu haralı hacıya, “Sen benim amcam ol. Seni bizim kabileye götüreyim ve sen onlara, babamın ağlamaktan gözlerinin kör olduğunu söyle. Beni geriye götürmeye geldiğini söyle. Ben biraz dinlenir, gitmek istemiyormuş gibi yaparım ama sen aldırma. Hatta bana bir iki tokat at ve gitmezsem devlet zoruyla götürürüm de. Onlar devletten çok korkarlar ve sana ses çıkaramazlar.” dedim. Benim şıhın kabilesi devletten gerçekten çok korkuyordu. B u planı uyguladık. Ben eşyalarımı ve bana verilen hecin devesini teslim ettim. Beyrutlular bana hecin devesini sat ve yol harçlığı yap dediler ama yapmadım. Arkamdan, “Bak gördün mü, biz de bunu dürüst sanıyorduk, devemizi kaçırıp sattı.” demesinler diye düşünmüştüm. Bu sırada şıha da bir mektup yazdım, kusura bakmamasını söyledim. Mektupta ayrıca, “Eğer ileride harp çıkarsa, yani Mekke’yi kurtarmak üzere Türkiye’den bu tarafa ordu gönderilirse, ben bu orduya katılır sizinle alakadar olurum” dedim. Şıha ayrıca birkaç da hediye gönderdim. Ertesi gün Cidde’den vapurla yola çıktık. Süveyş Kanalı, İskenderiye ve Port Sait yoluyla Beyrut’a geldik. Orada bizi 15 gün karantinada tuttular. İskenderun’a kalkan bir vapur vardı. Mersin’e gitmiyordu ama memleketime yaklaşmış oluyordum. Bu vapurla İskenderun’a geldim.