| 05 Mayıs 2008
İşte
ANILARDA YAŞAYANLAR
“AH O ESKİLER VE O ESKİ ZAMANLAR AH”
Hep eskileri yad ederken “ah o eski zamanlar ah” der hayıflarız. Neden mi? Hayatımızda yer alan, hayatımıza sonradan ithal edilen bir çok olumsuzluklar nedeniyle hep geçmişi özleriz. Biz bir şeyler üretmez, üretilmiş olanlarla yetinmeyi yeğleriz. Bizde olan cevheri ortaya çıkarmayız. Başkalarının hayatını, hikayelerini, yaşantılarını anlatır hale geliriz.
Nasıl ki evimizin başköşesini işgal eden televizyon hanemize girdi, Evimizin reisi değişti. Hakimiyet tamamen bir kutunun eline geçti. Aman bu gün şu dizi var, şu film var, maç var vs. tamamen bizden kopuk bir hayat. Sokaktaki muhabbet bile akşamki dizinin kritiği veya maç yorumu haline geldi. Televizyonla birlikte muhabbetler değişti. Şakalar değişti. Düşünce yapımız değişti. Nuh Efendi (nuefendi) bir kenara itildi, yerini Temel, Dursun, Fadime veya Brezilya dizileri aldı. Eskiden öylemiydi. Bir köy odası ortamında bir araya gelindiği zaman saadefendi şöyle dedi, nuefendi şunu yaptı, şala şöyle şöyle dedi diye başlanır, kendi aralarında şakalaşılır, geçmişte yapılanlar anlatılır ve uzun bir kış gecesi çabucak geçer giderdi.
Şimdi size o eski zamanlardan, uzun bir kış gecesinden, yani o anlardan; vaktin ne zaman geçtiğini idrak edemeyeceğiniz bir demet sunacağız.
HACI MUSTAFA AKKAN VE ALİ BEYAZ (ÖĞRETMEN)
Bir gün Hacı Mustafa AKKAN tarlaya çalışmaya gitmek için azığını, matarasını torbaya koyup eşeğin arkasına asar. Eşeğe binip tarlaya giderken, köyün öğretmeni Hacı Mustafa Akkan’ın haberi olmadan eşeğin arkasında asılı bulunan azık torbasını alır.
Hacı Mustafa Akkan tarlaya varır. Eşeği örkler. Azık torbası almak için bakar ki azık torbası yok. Kendi kendine “ya ben azığı almıştım” diye aklından geçirir. Ama bir şey anlamaz. Akşama kadar bunu düşünür. Ama nafile. Akşama kadar aç, susuz çalışır.
Öğretmen Ali Beyaz, Hacı Mustafa Akkan’ın eve dönmesini takip etmektedir.
Hacı Mustafa Akkan’ın geldiğini görür ve Ali Beyaz; Hacı Mustafa Akkan’ın yanına yaklaşarak
- Hayırdır Mustafa Emmi nerden böyle
- Azık yok su yok
- Nerden geliyorsun?
Hacı Mustafa Akkan olayı hemen anlar ve
- Ya hoca sorma
- Azığı köpeğe kaptırdım der.
HACI İBRAHİM ÇAVUŞ VE AKOVA MUHTARI
Bir Cuma günü, Akova muhtarı Gezende Köyünün Bardat Yaylasına Cuma’ya (Cuma Pazarı) gelir. Akova muhtarı; atını uygun bir yere bağlamak için dönemin Gezende Köyü Muhtarı Hacı İbrahim Çavuşu bulup atını nereye bağlayacağını sorar.
Hacı İbrahim Çavuş da Akova Muhtarına;
- Şu karşıdaki dükkân ve tarla benim. Tarladaki arpalardan yol ve atına ver.
Akova muhtarı da gidip arpadan yolmaya başlar.
Hacı İbrahim Çavuş da o anda Pazaryerinde bulunan köyün bekçisini çağırıp bekçiye;
- Bak bekçi benim tarlada biri arpa yoluyor. Hemen onu yakala ve odaya getir.
Bekçi de hemen gidip Akova Muhtarına
- Ne yapıyorsun? Obanın tarlasında.
- Hırsızlık mı yapıyorsun?
- Kalk!
- Yolduğun arpaları kucağına al seni Köy Odasına götüreceğim.
Akova Muhtarı:
- Ya ben Akova Muhtarıyım. Sahibinin haberi var.
Bekçi silahını muhtara doğrultur ve gayet ciddi bir şekilde,
- Hadi kalk ben anlamam köyün tüm bağı bahçesi benden sorulur.
- Benden izin aldın mı?
Muhtar çok bozulur beti benizi atar. Ne yapacağını anlayamaz. Yolmuş olduğu arpaları da kucağına alır ve muhtar önde bekçi arkada Pazaryerine doğru ilerler.
Memişin kahvesinden olayı izleyen Hacı İbrahim Çavuş yerinden kalkar ve Akova muhtarının getirildiği yöne doğru ilerler.
Bunu gören Akova muhtarı durumu anlar ve
- Allah Belanı vermesin arpanı da tarlanı da al başına çal
deyip kucağına aldığı arpaları yere fırlatır.
MEHMET AYDIN (ALEFENDİ MEHMET-İLAN GIRKAN) VE MİSAFİR
Bir gün ilangırkanın evine bir misafir gelir. Misafirle hoş beş ettikten sonra misafirin yatağı hazırlanır ve yatarlar. Sabah kahvaltı hazırlanır ve misafir kaldırılır. Misafir elini yüzünü yıkamak için dışarı çıkar. O anda İlengırkan bir bardak su alıp misafirin yatağına döker.
Misafir elini yüzünü yıkayıp dışarıdan geldiği zaman, ilangırkan misafirin yattığı yatağı kaldırmak için yatağı toplamaya başlar. Yorganı kaldırır ki ne görsün. Yatak ıslak. Tabi misafirde olayı görür ama bir şey anlamaz. Misafir önce kendini bir kontrol eder. Pijamasına, üstüne başına bakar hiçbir yaşlık yok. Ama yatak yaş. İlangırkan bu anı iyi değerlendirir.
- Evladım boş ver olur böyle şeyler, üzülme
- Şimdi teyzen yatağı dışarı atar, havalandırır
- Ama keşke Akşamdan böyle bir özrün olduğunu söyleseydin.
- Yatağa naylon falan sererdik.
der ve yatağı dışarı atar.
Misafir çok bozulur, iştahı kaçar kahvaltı bile yapmak istemez ve mahcup bir şekilde oradan ayrılır.
(Bu olay daha sonra kendine anlatılana kadar hep mahcubiyetini bildirir.)
MEHMET AYDIN (ALEFENDİ MEHMET-İLANGIRKAN) VE GÖK HÜSEYİN
Bir gün İlangırkan,Gök Hüseyin’e rastlar ve sorar.
- Ya Hüseyin kaç gündür hiç gözükmüyorsun
Gök Hüseyin
- Ya Mehmet Emmi dışarı fazla çıkmıyorum.
- Camiden eve, evden camiye gidip geliyorum
İlangırakan, bunun üzerine aklına bir muziplik gelir;
- Hüseyin, Caminin imamı, camiden bir halı çalındı diyor,
Gök Hüseyin;
- Hüseyin Emmi ben 3 aydır hiç camiye gitmedim
der.
(Gök Hüseyin Fazla Camiye Gitmezmiş)
ŞALA (ŞEYH ALİ AĞA) İLE EMİŞ ALİNİN BABASI
Bir gün Şalanın atı kaybolur. Atını aramaya çıkar. Bahçe arasında ararken Aksekiden Emiş Alinin Babasına rastlar ve Şala sorar.
- Beni tanıdın mı?
Emiş Alinin Babası;
- Şalasın der.
Şala tekrar sorar;
- Ben kimim?
Yine Emiş Alinin Babası
- Şalasın
Bunun üzerine Şala kızar ve gene sorar (Şala; Molla Şala Demesini bekler)
- Ben Kimim?
Emiş Alinin Babası da;
- Yamuk Şalasın
der.
Şala buna çok kızar ve Emiş Alinin Babasına iyi bir tokat atar.
Bu muhabbet devam ederken Şala sorar
- Ya ben atı kaybettim gördün mü?
Tam o esnada kara bir at yanlarından geçer.
Emiş Alinin Babası;
- Aha şu geçen kara kısrak senin mi?
Şala gene kızar “yav atı bilmen kısrağı bilmen” der ve Emiş Alinin Babasına bir tokat daha vurur.
MEHMET AYDIN (ALEFENDİ MEHMET-İLANGIRKAN) VE SARI SÜLEYMAN
Bir Cuma günü; bardat pazarına gelen Hortulu Sarı Süleyman pazardan gerekli alış-verişini yapar. Almış olduğu öteberileri heybesine koyup, Bardatta bulunan çınar ağacının birinin dibine koyar. Bunu gören İlangırkan hemen harekete geçer; Sarı Süleyman’ın heybesine koymuş olduğu malzemeleri karıştırır. Bunu gören Sarı Süleyman hemen heybesinin yanına gelir. Sarı Süleyman’ın geldiğini gören İlangırkan; heybede bulunan patlıcanlara tırnağı ile bir işaret koyar.
Sarı Süleyman;
- Heybemi niye karıştırıyorsun
İlangırkan;
- Benim pazardan aldığım patlıcanları çalmışlar onu arıyorum
- Senin heybene de bakacağım
Sarı Süleyman buna kızar ve
- Ya ben senin patlıcanlarını napayım
İlangırkan;
- Benim patlıcanlarda belli var (İşaret)
- Belki de sen çaldın.
- Senin heybende kontrol edeceğim
Sarı Süleyman;
- İyi kontrol et öyleyse
İlangırkan heybeden patlıcan poşetini çıkarır
- Aha! benim patlıcan poşetim
- Bakın benim patlıcanlar
- İşte işareti
deyip orda olanlara gösterir.
Buna Sarı Süleyman çok kızar ve kavga ederler. İlangırkana bıçak çeker. Köylüler araya girer. Arkadaşları Sarı Süleyman’ı yatıştırmaya çalışır. “Bak burası adamın köyü, bir sürü köylüsü var sesini çıkarma yoksa dayak yeriz” deyip Sarı Süleyman’ı yatıştırırlar. Tabi sakinleştikten sonra olayın şaka olduğunu söylerler. Sarı Süleyman da İlangırkana senle görüşürüz der ve ayrılırlar.
Aradan epey zaman geçer. İlangırkan; Hortu ya bir işi düşer. (Hortu da bulunan kooperatiften para almaya gider) Atı ile Hortuya gider. Hortuya vardığında atını bir yere bağlayıp kooperatife gider. Sarı Süleyman da bunu görür. İlangırkanın kooperatif binasına girmesi ile Sarı Süleyman icraata geçer. Hemen biraz alıç dikeni toplar. İlangırkanın atının eyerinin altına koyar ve saklanıp İlangırkanın gelmesini beklemeye başlar. İlangırkan işine bitirip atının yanına gelir. Atını çözer. Bir taşa çekip atına biner. Tam eyere oturur ki; alıç dikenleri İlangırkanın poposuna batar. Havaya fırlar ki ne görsün. Karşısında Sarı Süleyman kahkaha atıyor. Kıçında da alıç dikenleri. İlangırkan bu duruma bozulur ama nafile iş işten geçer.
İlangırkan bu durum karşısında “ya Süleyman ben sana yapmıştım ama sen daha iyisini yaptın” der.
TİRBİT İPRAAM (İBRAHİM ULU)
Yakın zamana kadar her köyde olduğu gibi Gezende Köyü’nde de deştuvanlık yani köy koruculuğu sistemi vardı. Deştuvan köy ihtiyar heyeti tarafından tespit edilir, bir yıl boyunca köyün bağ, bahçe ve ekili arazilerini hayvanların zarar vermesinden korurdu. Bir yılın sonunda ise özellikle de hasat zamanı köydeki herkes kendi payına düşeni karınca kaderince deştuvana verirdi. Bu genellikle arpa, buğday, nohut v.s. cinsinden olurdu. Köyümüzde deştuvanlık yapmış kimisi hayatta kimisi hakkın rahmetine kavuşmuş belli başlı isimler vardır. Bunlar görevleri ile özdeşleşmiş kişilerdir ki akla ilk gelenleri Mehmet ÇAVUŞ(Mehmet Yılmaz) Babacan(Muhammet Akkan),Gara dayı (Muhammet Gürbüz), Tirbit İpraam (İbrahim Ulu)’dur.
İbrahim ULU; nam-ı diğer Tirbit İpraam Gezende ve çevre köylerinde gelmiş geçmiş en iyi deştuvanı yani köy korucusudur. Gerek deştuvanlık yaptığı dönemlerde, gerekse görev yapmadığı dönemlerde Gezende çukurunda “Tirbit İpraam geliyor” dendiğinde korkmayacak ne çocuk, ne de çoban vardır. Tirbit İpraam yapı itibariyle pehlivanı andıran cüssesi, kara bulut gibi bakışı ve kendine has ürkütücü ses tonu ile eski Türk filmlerinin karakter oyuncularını aratmayacak cinste bir adamdır.
Yaradılış olarak her ne kadar adından ve tipinden korkulsa da Tirbit İpraam’ın iş ahlakı ve dürüstlüğünden hiç kimsenin şüphesi yoktur. Ayrıca Gezende köyünde Tirbit İpraam ile macera yaşamamış çoban yoktur dersek herhalde yalan olmaz.
İşte bu maceralardan küçük bir derleme;
ERİK ZAMANI
Yanılmıyorsam 1980 veya 1981’in bahar ayları idi. Eriklerin daha yeni yeni meyve haline gelmeye başladığı zamanlardı. Ben (Bilal Akkan), Halil İbrahim Koçak, Bekir Akkan, Tuncay Gümüş ve Süleyman Coşkun (küçük), sayısı 9-10 tane kadar olan başıboş bir köpek sürüsünün peşine takılıp, kuş lastiği (sapan) ile taşlayarak kovalıyorduk. Köpekler kaça kaça keçeliğe oradan da ilibunarın yanındaki payıra kadar varmışlardı. Biz de oralarda köpekleri ararken birden her zamanki çevikliği ve sinsiliği ile Tirbit İpraamı karşımızda görünce donakalmıştık. Bırakın hareket etmeyi soluk almak bile yürek ister bir çocuk için. Bir taraftan ziyim ziyim terliyor, bir taraftan da o kapkara sıfatının ortasından şimşek çakarcasına bakıyor du. Bizlerde çıt yok tabii ki. Sessizlik “natarsınız burada lüüüeenn” sorusu ile bozuldu ve peşinden “erik çalmadan geliyorsunuz değilmi keraneciler” diye ekledi. Ekledi eklemesine de cevap verecek bi tane babayiğit çıkmadı bizlerden. Ses çıkmayınca hepimizi önüne koyun sürüsü gibi katıp, “yörün bakalım köye, mandıre (mandıraya) gatiin de görün gününüzü” diyerek hep beraber köye yürümeye başladık. Tam o sırada önümüze Ahmet Coşkun (savcının) çıkageldi. Tirbit “sen de gel bakin buraya lüüen” diyerek Ahmet’i de sürüye dahil etti. Hiçbir şeyden haberi olmayan zavallı bir yandan ağlıyor bir yandan da “ ipraam aa ben geçi biciği (yenebilen bir bitki) gazmaya geldimidi” dese de Tirbit’i ikna edemedi tabiî ki.Neyse köye vardık, Musalladaki Telefon direğinin dibine hepimizi dizdi. Sonra da bizi direğe bağlamak için bakkal Halil Şahin’den ip getirdi.Tam bizi bağlayacaktı ki bizim Süleyman yayla yoluna öyle bir kaçtı ki yakalayabilene aşk olsun. Tirbit’te bi hışımla peşine düştü, o sırada hepimiz onları seyrediyorduk ki Halil Şahin “ ne durursunuz be kaçın da kurtulun” deyince hepimizin gözü açıldı öyle bir kaçtık ki herkes bi tarafa çil yavrusu gibi dağıldık. Ama süleyman’ın başına ne geldi hiç birimiz bilmiyoruz. Sebebi de yaklaşık 1 hafta 10 gün kadar hiç birimiz musallaya inmedik….
NOHUT HIRSIZLIĞI
Yılını pek hatırlayamadığım olay Bardat’ta başıma geldi. Güneşi iyi gören ve erken ekilen tarlalarda nohut normalinden biraz daha erken olduğu zamanlarda yeşil nohut’un yemesine doyum olmadığını köyde yaşamış olan herkes bilir.
Babam Osman Akkan’ın muhtar, Tirbit İpraam’ın da deştuvan olduğu bir dönemde, sülüklü tarafında inek güderken yanımıza tirbit geldi. Etrafı şöyle bir süzdükten sonra bize doğru “nohut çaldınız be” diye sordu. Tirbit bize arada gelir gider bazen de öğle yemeklerini filan bizde yediğinden kendime biraz daha yakın mı hissettim nedir, birazda lakayt bi şekilde “yooo” dedim. Elimizde ve yakın çevremizde delil ve suç aleti yok ya. Tirbit bu yutarmı hiç. Ummadığım bi şekilde eğilip dudaklarımı yalaması ve o yaba gibi eliyle tokadı yapıştırması bir oldu. Amma gözlerim fal taşı gibi açıldı ha. Delil yok diye rahat hareket ederken dudağımdaki nohut tuzunu hesaba katmamışım.
Sitemizin Bu Bölümü
Bekir AKKAN tarafından Hazırlanmıştır.Görüş ve eleştirileriniz için Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
adresinden iletişim kurabilirsiniz..



